Yeni Kollektif Travmamız: Deprem

Makaleler

Yeni Kollektif Travmamız: Deprem

Travma bir bireyin fiziksel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünün tehdit altında olduğu olaylar için kullandığımız bir terimdir. Hayatı ya da sahip olunan bir değeri kaybetme tehdidi insanda örselenmeye sebep oluyor. Sel, deprem gibi doğal afetler, yangın, savaş gibi beşerî afetler, taciz, tecavüz, saldırı gibi olaylar, çok küçük yaşta anne-babanın kaybı gibi acı olaylar büyük travmalardır ve etkileri genellikle mahalli kalır. Ancak terör, kıtlık, açlık, sefalet gibi bir toplumun fertlerini bütünüyle etkileyen travmalar da vardır. İşte bunlara biz ‘kollektif travma’ bir başka deyişle‘toplumsal travma’ adını veriyoruz. Türkiye’de yaşayan herkes şu veya bu şekilde deprem korkusunu ve acısını tattı. Deprem olan şehirde yaşamayanlar bile sanki deprem kendi şehirlerinde olmuşçasına tepki verdiler. Dahası değil Türkiye’deki dünyanın herhangi bir yerindeki deprem bile Türk insanını etkiler oldu. Bu maalesef depremin toplumumuz için bir “kollektif travma” haline geldiğine işaret ediyor. Van depreminde bütün çıplaklığıyla su yüzüne çıkan yetersizliklerin sebeplerinden biri de bu travmanın etkileridir.   

Kollektif Travmaya Tepki Toplumlara Göre Değişiyor
Toplumsal hafızaya yerleşen travmatik olaylar, farklı toplumsal tepkilere yol açabiliyor. Bu tepkilerin nasıl olacağını daha çok o toplumun kültürel alt yapısı, gelişmişlik ve eğitim düzeyi ve sosyo-ekonomik seviyesi belirliyor. Mesela serinkanlılığıyla ünlü İngilizler, ülkelerinde yaşanan terör olaylarından halkı korumak ve bunun kollektif travmaya dönüşümünü engellemek amacıyla bir proje başlattılar: 3 yıl içinde 3000 psikoterapist yetiştirme projesi. Bu projeye milyonlarca pound ödenek ayırdılar ve kanaatimce büyük oranda da başarılı olacaklar. Aynı tavrı 11 Eylül saldırıları için ABD de gösterdi. Japonlar deprem ülkesi oldukları gerçeğini kabullenerek 10 büyüklüğünde depremlere bile dayanabilecek binalar inşa ettiler. 

Türkiye Depremi Neden Böyle Karşıladı?
Duygularıyla hareket etme noktasından düşünce boyutuna yükselemeyen toplumlarda travma karşısındaki tutum istenilen düzeyde olamıyor. Hele hele bir yüzyıl içinde savaş, darbe, terör, anarşi ve deprem gibi üst üste travmalara maruz kalmış, yani bir ‘kompleks travmayla’ karşı karşıya olan Türk toplumu için beklenen tepkiyi vermek daha da zor oluyor. Bu tarz toplumlarda ‘yadsıma, şuuraltına bastırma ve duyguları izole etme’ mekanizmaları daha çok işliyor. Travmanın yarattığı acı, korku ve kaygı, toplumsal şuuraltına gönderiliyor, o olay sanki olmamış gibi davranılarak sözde bir geçici rahatlama elde ediliyor. Ancak bu rahatlama günü kurtarmaktan başka bir işe yaramıyor ve bir toplumsal ataletin, demotivasyonun ve basiretsizliğin de temellerini atıyor. Geri bastırma ve inkar zorluklarla mücadelede kullanılabilecek en zayıf ve immatür savunma mekanizmalarıdır. Sorunları sümenaltı etmekten başka bir işe yaramazlar. Travmayı tetikleyen bir olayla karşılaşıldığında yaşanacak sıkıntının çok daha büyük olmasına zemin hazırlarlar. Türk toplumunun ‘balık hafızalı’ olmasının altında da bu kollektif altşuura bastırma yatmaktadır. Türkiye gerek ekonomik, gerek insan gücü ve gerekse teknik donanım açısından bu tür depremlerle bin kez başa çıkabilecek güce sahipken, travmanın yarattığı dona kalma ve şokla bunları devreye sokamamış ve maalesef iyi organize olamamıştır. Bu tespitler ışığında Türkiye’nin deprem konusundaki sorununun lojistik değil psikolojik olduğunu söylemek yanlış olmaz kanaatindeyim.

Depremden Korunmanın Çaresi ‘Kollektif Bilinçtir’
Deprem gibi kollektif travmalarda yaşanan ataletin ve çaresizliğin önüne geçmenin birinci şartı şuuraltına gönderilmiş korku ve acıyı şuur seviyesine çıkarıp onunla korkusuzca yüzleşebilmektir. Yani deprem gerçeğini kabul ederek hareket etmektir. Bunun için en büyük iş hükümete ve yerel yönetimlere düşüyor. Birinci Van depreminden sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar en azından hükümetin deprem konusunda daha kararlı olduğunun sinyali niteliğindeydi. Ancak ikinci Van depremi gösterdi ki bu sinyal yerel yönetimlerce ve ilgili birimlerce yeterince algılanamamış. Hükümete uyanmanın yanında uyandırma görevi de düşüyor. Toplumun en alt katmanlarına kadar bu bilinçlendirmenin en kısa zamanda gerçekleştirilmesi gerekir. Aksi taktirde kollektif travmaların insanlığa dayattığı “tarih tekerrürden ibarettir” yaftasının esiri olmaya devam eder ve yok yere binlerce insanımızı kaybederiz.

Deprem Doğacak Bebeği Bile Etkileyebiliyor
Araştırmalar depreme maruz kalan hamile kadınların çocuklarında stres bozukluklarının görülme sıklığının normal popülasyondan daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Bu çocuklarda travma sonrası stres bozukluğunun bir göstergesi olan irkilme ve göz kapağı refleksinin diğer çocuklara göre daha uyarılmış olduğu saptanmıştır. Daha doğmamış bir çocukta bu etkileri yapan depremin bunu birebir yaşayan çocuklarda nasıl bir etki yaratabileceğini siz düşünün. Bu araştırmalar ve klinik deneyimlerimiz ışığında bu tür travmaları sadece lojistiğin halledemeyeceğini ifade etmek isterim. Lojistik olmazsa olmaz destektir, ama tek başına yeterli değildir. Üçüncül hizmetin, yani etkin psikoterapi hizmetlerinin yaygınlaştırılması gerekir. Depremden şu veya bu şekilde kurtulan vatandaşlarımız ve toplumun büyük bir kesimi travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, panik, takıntı gibi ruhsal sıkıntılar açısından risk altındadırlar. Hedefimiz vatandaşlarımızı bu bozukluklardan kurtararak hayatlarına sağlıklı bir şekilde devam edebilmelerini sağlamak olmalıdır. Bunun için İngiltere modelinde olduğu gibi ‘kompleks  toplumsal travmalarımıza’ karşı bir ‘Ruh Sağlığı Seferberliği’ düzenlenmeliyiz. Çünkü ruhsal müdahale olmadan verilen eğitimlerin ve yapılan uyarıların bir faydası olamıyor. Travmanın yarattığı sağırlık ve körlük buna engel oluyor.